Bir ülkede kültür, sanata, kültür ve sanat kurumlarına verilen değer, o ülkenin gelişmişlik ve çağdaşlık düzeyi açısından önemli bir gösterge olarak kabul edilmektedir. Kültüre ve sanata yönelik piyasacı ve gerici müdahalelerin son yıllarda belirgin bir şekilde artmıştır. Kültür ve sanatı yıllarca “boş işler” görüp küçümseyen mevcut çağdışı zihniyet, Türkiye’nin tarihsel, kültürel ve sanatsal değerlerine, tiyatro ve sinema salonlarına yönelik acımasız bir saldırıya girişmiş durumdadır.
Ankara’nın en eski tiyatro salonlarından Şinasi Sahnesi ve Akün Sahnesine yönelik yok etme girişimleri hala sıcaklığını korurken, yüz yıla yakın bir geçmişi olan Emek Sineması’nın yıkılmak istenmesi girişimleri tüm kültür ve sanat severler tarafından kaygı ile izlenmektedir.
Bugüne kadar çok sayıda kültür ve sanat mekânı gibi Emek Sineması da AKP ve sermaye işbirliği ile yok edilmek istenmekte, bu talana karşı çıkan sanatçılara, sinemacılara ve sinemaseverlere pervasızca saldırılmaktadır. Geçtiğimiz Pazar günü gerçekleştirilen ve Emek Sineması’nın yıkılmasını protesto gösterisinde, polisin demokratik haklarını kullanan sinemaseverlere yoğun biber gazı ve tazyikli suyla müdahale etmesi ve insanları döverek gözaltına alması, AKP iktidarının her renkten muhaliflerine karşı sergilediği şiddetin kültür ve sanat alanındaki yansıması olmuştur.
Sinema yazarları, oyuncular, yönetmenler, bu meslekte ömür tüketenler ve sinemaseverlerin bir araya gelerek Emek Sineması’nın “rantsal dönüşüme” kurban edilmemesini istemeleri kadar doğal bir talep olamaz. Emek Sinemasına sahip çıkmanın yaşam alanlarına sahip çıkmak anlamına geldiği gerçeği karşısında polisin gerçekleştirdiği acımasız saldırı, emek ve sanat düşmanlarının çirkin yüzünü bir kez daha görmemizi sağlamıştır.
7 Nisan Pazar Günü Emek Sinemasına sahip çıkmak için buluşan yüzlerce sanatçı ve sanatsever devletin kolluk güçlerinin saldırısına uğraması Türkiye için büyük bir utançtır. 32. İstanbul Film Festivali için Türkiye’ye gelen dünyaca ünlü yönetmen Costa Gavras, Erkan Can, Tuncel Kurtiz, Derya Alabora, Cem Davran gibi birçok sanatçı, polis ablukası ve saldırısı sırasında biber gazı ve tazyikli suyla şiddete uğramış, sanatçılar gözaltına alınmış ve yaralananlar olmuştur.
Uluslararası Film Festivali sırasında sanata, tarihi sanat mekânlarına, kısacası yaşam alanlarına sahip çıkanlara yapılan bu çirkin saldırı, Türkiye için yeterince büyük bir utanç vesilesidir.
Şinasi ve Akün Sahneleri, Emek Sineması ve daha birçok tarihi özellikler taşıyan kültür ve sanat miraslarının sahibi hükümet değil, halk ve sanatçılardır. Saldırı sırasında polis şiddetinden nasibini alan ünlü yönetmen Costa Gavras’ın da ifade ettiği gibi, “Önemli bir mekan ve kültür merkezinin tahrip edilmesi, geçmiş belleğimizden bir parçayı silmek gibidir”.
Kültür Sanat Sen olarak bir kez daha başta Emek Sineması olmak üzere, tüm kültür ve sanat varlıklarımıza yönelik saldırıları kınıyor, kültür ve sanat dostları ile birlikte bu tür girişim ve saldırılar karşısında herkesi birlik olmaya, birlikte mücadele etmeye çağırıyoruz.

Türkiye’nin eğitimde, sağlıkta, kültür ve sanat alanında büyük bir basınçla içine itilmeye çalışıldığı derin karanlığa karşı sanatın işlevi, anlamı ve öneminin her geçen gün daha da arttığı bir dönemde, 27 Mart Dünya Tiyatro Günü’nü kutluyoruz.

Bir ülkede kültür ve sanata verilen değer, o ülkenin gelişmişlik düzeyi açısından önemli bir gösterge olarak kabul edilmektedir. Kültüre ve sanata yönelik piyasacı ve gerici müdahalelerin son yıllarda belirgin bir şekilde artmış olması dikkat çekicidir. Kültür ve sanatı “boş işler” görüp küçümseyen mevcut çağdışı zihniyet, Türkiye’nin tarihsel, kültürel ve sanatsal değerlerini gerçek dışı bilgilerle yozlaştırıp, manipüle ederek, toplumu derin bir karanlığın içine çekmeye çalışmaktadır.

Ülkemizde sanatın, sanatçının gelişmesi ve özgürleşmesini engellemek isteyenlere karşı Kültür Sanat Sen olarak yürüttüğümüz kararlı mücadele sürerken, kamu hizmetlerinin bütün alanlarında olduğu gibi, bütün kültür ve sanat alanlarında görev yapan sanatçılarımız esnek, güvencesiz ve kuralsız çalışmak zorunda bırakılması kabul edilemez.

Bugün Devlet Tiyatroları, yasalarına rağmen fiilen işleyemez hale getirilmeye çalışmakta, sanatçılarımıza esnek ve angarya çalışma koşulları dayatılmaktadır. Bütün bunlar yetmiyormuş gibi, yıllardır fedakârca sanatlarını icra etmek isteyen sanatçılarımıza “belirli süreli hizmet sözleşmesi” uygulamasının dayatılması kabul edilemez bir durumdur.

Ankara’nın eski tiyatro salonlarından Şinasi Sahnesi ve Akün Sahnesi AKP’nin kültür ve sanata yönelik saldırılarından nasibini almıştır. Devlet Tiyatroları’na bağlı olan ve halen faaliyette olan bu iki sahnenin de içinde bulunduğu 13 katlı bina satışa çıkarılmıştır. Bu girişimi, sadece adı geçen sanat mekânlarının satılması ya da yağmalanması olarak değil, bütün ülkenin pazarlanmasının bir parçası olarak görmek gerekmektedir.

27 Mart Dünya Tiyatrolar Gününü kutladığımız bugünlerde, eğitim ve sağlık alanında yaşanan ticarileştirme sürecinin bir benzeri tiyatrolarımızda ve sanat kurumlarımızda yaşanmaktadır. Devlet Tiyatrosunun kuruluş amacı topluma bir şey satmak değil, ona sanatı kazandırmaktır. Bugüne kadar yapılmaya çalışıldığı gibi ucuz ve pazarlamacı bir kültür-sanat politikası ile tiyatro sanatını özüne uygun bir şekilde geliştirmek mümkün değildir. Bu nedenle tiyatro emekçilerinin emeği ve sanatının ucuzlatılmasına, “misafir sanatçı” gibi ucube çalışma ilişkilerinin yaygınlaştırılmasına seyirci kalmamız beklenmemelidir.

Devlet Opera ve Balesi Genel Müdürlüğü, Devlet Tiyatroları Genel Müdürlüğü ve ayrıca Güzel Sanatlar Genel Müdürlüğü’ne bağlı Orkestra-Koro ve Topluluklar bünyesinde sahne üzeri ve sahne gerisinde görev yapan “geçici süreli sözleşmeli personel” adı altında personel çalıştırılmaktadır. Bu arkadaşlarımız, sanatkâr memur, sanat uygulatıcısı ve sahne uygulatıcısı pozisyon unvanlarındaki personelle aynı görevi yaptıkları halde, 375 Sayılı KHK’nın Ek 7. Maddesi ile geçici süreli sözleşme ile her yıl için azami on ay çalıştırılmakta ve sözleşmeleri her yıl yenilenmektedir. Kadrolu sanatçılarla aynı işi yapıp aynı sahneyi paylaşmalarına rağmen misafir sanatçılarımıza böylesi bir ayrımcılık yapılırken, onların sendikalı olma hakkını da gasp etmeye çalışmaktadır. Ancak meydan boş değildir, “geçici süreli sözleşmeli personel” uygulaması ile sanat kurumlarında istihdamı esnek ve güvencesiz hale getirmeye çalışan zihniyete karşı mücadelemiz kararlılıkla sürecektir.

Kültür Sanat Sen olarak taleplerimiz;

 Genel bütçedeki Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın payı en az Diyanet Başkanlığı’nın payı kadar olmalıdır.
 Ödenekli sanat kurumları katkı payları ile amatör ve özel tiyatrolara verilen mali destek artırılmalıdır.
 Sanat kurumlarının yasalarına dokunulmamalı, sanat alanındaki örgütlerle işbirliği artırılmalıdır.
 Sanatın özgür ve özerk olabilmesi için siyasi müdahaleler yapılmamalıdır, bu kurumların mevzuatları kendileri tarafından hazırlanmalıdır.
 Kadrolu, iş güvenceli, sendika hakkı olan kadrolu istihdam biçimi benimsenmelidir.
 Sanat mekânları ivedilikle halka ve sanata açılmalı, yeni sanat ortamları için yatırım yapılmalıdır.
 Okullarda sanatın çeşitli dalları mutlaka ders olarak yer almalıdır.
 Sanatkârların özlük ve mali hakları yeninden düzenlenmeli ve devlet tiyatrolarını özelleştirme sevdasından vazgeçilmelidir.
 Sanatkârlar idari sözleşmeli olarak bir defa sözleşme yapmalı, misafir sanatçı uygulamasına son verilmelidir.
 Hiçbir yasal dayanağı bulunmayan performansa dayalı çalışma uygulamalarına derhal son verilmelidir.

Kültür Sanat Sen olarak, yaşadığımız tüm sorunlara rağmen tüm kültür ve sanat emekçilerinin, sanatçılarımızın 27 Mart Dünya Tiyatro Günü’nü en içten dileklerimizle kutluyoruz. Tiyatro perdelerinin daima bağımsız, özgür ve özerk sanat için açılacağı günleri birlikte yaratmak için herkesi dayanışma içinde olmaya ve birlikte mücadeleye çağırıyoruz.

5 Şubat’ta yapılacak ilk ihaleyle Şinasi ve Akün sahnelerinin yıkılıp yerlerine Alışveriş Merkezi, otel yapılarak bu alanların rant alanına dönüştürülmesinin yolu açılmak isteniyor. Kültür ve sanat mekânlarından yoksun olan Başkentimizde Akün ve Şinasi sahneleri, sadece satılarak kar elde edebilecek binalar değildir. O sahneler her gün yüzlerce Ankaralıyı sanatla buluşturan, birçok Ankaralının önemli hatıralar yaşadığı, onlarca sanatçının sahne tozunu yutarak yetiştiği birer sanat mekânıdır. Ankara’nın kültür ve sanat hayatının göz bebeği olan Şinasi ve Akün sahneleri yok edilerek, AVM, otel gibi gelir getirici birer ticarethaneye dönüştürülmeye çalışılıyor. Son dönemde hızla artan kamu alanlarının ranta açılması, halkın bu alanlardan uzaklaştırılması gerçeğini de karşımıza çıkarıyor. Ankara’nın bu önemli sosyolojik, tarihsel değeri olan sanat binalarının yok edilmek istenmesi kabul edilemez. Geçmişte halkın girişimleriyle var edilen, kuşaktan kuşağa geçerek bugünlere ulaşan kültür sanat mirasımız hükümetin rantçı politikalarıyla yok edilemez.

O5.02.2013 saat 14:30 tarihinde KÜLTÜR SANAT SEN olarak AKÜN önündeyiz. Sahnelerimize sahip çıkıyoruz

AKP hükümeti döneminde pek çok alanda yaşanan gerilemeler halk kütüphaneleri açısından da yaşanmaktadır. Kütüphanelerin, hiçbir alt yapısı olmayan ve kütüphaneciliğin ne anlama geldiğini bile bilmeyen yerel yönetimlere devredilmesi, mevcut kütüphanelerin bile işlevsiz hale gelmesine yol açacaktır. Bunun örneği; Kültür ve Turizm Bakanlığı verilerine göre; yerel yönetimlere devredilen 321 halk kütüphanesinin ilgisizlik, personel yetersizliği ve ödenek yokluğu nedeniyle kapatılmak zorunda bırakılmasıdır. Son dönemde basında yer alan Milli kütüphane ile ilgili ‘kimsenin uğramadığı için kapıları örümcek ağları bağlayan depo’ haberleri kütüphaneciler camiası içinde şaşkınlıkla karşılanmıştır. Millî kütüphanede görevli kütüphanecilik lisanlı bürokrat ve yöneticilerin yerine sayın bakanın tasarrufuyla meslekle ilgisi olmayan kişilerin atanmasının hemen akabinde basında bu tür haberlerin yer alması son derece manidardır. Kütüphanelerin tüm dünyada olduğu gibi ülkemizde de belirli bir siyasal görüş ya da düşünce doğrultusunda değil, sürekliliği olan devlet politikaları ile desteklenmeleri gerekirken, kütüphaneci lisanslı ihtisas personeli genel müdür yardımcının görevden alınarak yerine kültür memur sen ‘in eski genel başkanının atanması nasıl bir anlayışa sahip olduklarının açık bir göstergesidir?

Sayın bakan ülkemizin dünya turizminde şampiyonlar liginde olduğunu söylemiştir. Turizmden elde edilen gelirler emekçilere yansımıyorsa, turizm altyapısı yetersiz ise, turistler trafik kazasına kurban oluyorsa olsa olsa üçüncü dünya ülkelerinin şampiyonlar ligindedir.

Sayın Bakan ‘kültür politikalarının değişmeyen önceliği Anadolu coğrafyasında bulunan medeniyet eserlerinin ve kültür varlıklarının korunması ve geleceğe aktarılması’ derken Hasankeyf ve Alliona’nın sular altında kalması, HES’ler ile doğal ve arkeolojik alanların sulara gömülmesi, yok edilmesi ve doğanın tahrip edilmesi nasıl açıklana bilir.

Yine Sayın bakan ‘müze ve ören yerlerinin gişe ve işletmelerinin modernizasyonuyla hem ziyaretçi sayısında hem de gelirde yüksek artışlar sağlandığını’ söylemektedir. Bunu söylerken müze ve ören yerleri gişelerinin nasıl ve kimler tarafından modernizasyonunun yapıldığını açıklamamaktadır. Oysa Kültür ve Turizm Bakanlığı 2010 yılında 48 müze ve ören yeri gişelerini kamu menfaati ile bağdaşmayan 4734 sayılı ‘kamu İhale Kanunu’na göre yapılması gerekirken,2886 sayılı ‘Devlet İhale Kanunu’nun 51. Maddesinin 9. Bendi uyarınca pazarlık usulü ile ihale ederek kamu büyük bir zarara uğratılmıştır. 2012 yılı müze gişe modernizasyon ihalesi kapsamında ki; 48 müze ve ören yerinden 247.000.099.651TL’lik gelir elde edilmiştir. Bu rakama ülke genelindeki müze ve ören yerleri gelirlerinin %88 ini kapsamaktadır. Kapsam dışı müze ve ören yerlerinin geliri ise 33.000.107.304 TL’dir. Bu girdi ülke genelindeki müze ve ören yerlerinin %12 sini teşkil etmektedir. Şimdi sayın bakana soruyor ve bir açıklama bekliyoruz’ Gişe modernizasyonu ihalesi kapsamı adı altındaki müze ve ören yerlerinden elde edilen 247.000.099.651 TL’lik girdinin ne kadarı devlet kasasından alınarak TÜRSAB’ın kasasına aktarılmıştır?

‘Marmaray projesi hakkında ülkemizin ve tarihimizin en görkemli projelerinden birinin gerçekleşmesi sürecinde tarihe saygı duyulduğunu ve dünyanın en verimli ve büyük arkeolojik çalışması olarak tarihe geçtiğini belirten’ Bakan; Marmaray kazılarının Marmaray projesini 5 yıl geciktirdiğini belirten Ulaştırma Bakanlığı tarafında çıkarttırılan afiş karşısından saygı gereği olmalı ki! suskunluğunu korumuştur.

Kütüphane, Müze ve diğer birimlerde kendileri gibi düşünmeyen emekçiler üzerinde baskı kurdukları, mobbing uyguladıkları, soruşturma açarak hukuka aykırı cezaların verildiği, uzman ihtisas personelin tasfiye edildiği. Müzelerin ve kütüphanelerin idari açıdan zayıflatıldığı, ileride yapılacak özelleştirmelere zemin hazırlandığı, Koruma bölge kurulu müdürlüklerinin görevde yükselme sınavına tabi olmadığından hukuka aykırı olarak hülle yolu ile müdür atandığı ve koruma bölge kurulu müdürlüklerinin bu konuda basamak olarak kullanıldığı, açıkça ortadayken; bakanın ‘kültür politikalarımızın değişmeyen önceliği Anadolu coğrafyasında bulunan medeniyet eserlerinin ve kültür varlılarının korunması ve geleceğe aktarılmasıdır ’söyleminin ne kadar geçerli olduğunu kamuoyunun takdirine bırakıyoruz.

Geçtiğimiz hafta bir bilim yuvası olan ODTÜ’ye 105 koruma aracı, 20 zırhlı araç, 8 TOMA 3660 polis korumasıyla ziyarete giden Başbakan, “parasız, bilimsel, demokratik eğitim, özerk üniversite” isteyen öğrencilere, ancak savaşlarda görülebilecek bir şiddetle saldırmış, öğrencilerin demokratik tepkisi karşısında iktidarın ne denli tahammülsüz olduğunu açıkça görülmüştür. Geçtiğimiz hafta ODTÜ’de başlayan ve hızla yayılan bu anlamlı tepki, siyasi iktidarın tıpkı kültüre ve sanata yönelik düşmanca tavırları gibi, bilimsel eğitim ve demokratik üniversite talep edenleri de düşman olarak gördüğünü ortaya çıkarmıştır. Öğrencilere ve üniversitelerine sahip çıkan onurlu öğretim elemanlarına karşı Başbakan ve yandaş rektörler üzerinden yürütülen karalama kampanyaları asla amacına ulaşamayacaktır. Yıllardır ülkede yaşanan anti demokratik uygulamalara en küçük bir tepki vermeyen bazı üniversite rektörlerinin polis şiddetini görmezden gelerek doğrudan ODTÜ öğrencilerini ve öğretim üyelerini suçlayıcı açıklamaları, bir süredir iktidar yanlıları için kullanılan “yandaşlık” kavramının sınırlarını zorlar hale gelmiştir. Başbakan ve destekçileri, siyasi iktidara karşı söylenen her sözü, her tepki ve protesto gösterisini şiddetle bastırma yoluna giderek, demokratik tepkileri bastıracağını sanarak büyük bir hata işlemektedir. Artık neredeyse şiddetle bastırılmayan, tehdit ve baskı ile anılmayan tek bir basın açıklaması, tek bir eylem olmaması dikkat çekicidir. AKP’nin ileri demokrasisinde protesto hakkı bile kullandırılmak istenmemekte, basın, düşünce ve örgütlenme özgürlüğünün kırıntıları bile AKP Hükümetince ayaklar altına alınmaktadır. Akademinin vazgeçilmez görevlerinden birisi de, hiçbir baskı altında kalmadan, toplum ve iktidarı sorgulamak, bunlar hakkında bilimsel ve eleştirel görüşlerini dile getirmektir. Bugün, baskıcı politikaların hedefi haline gelmiş olan ODTÜ’lü akademisyen ve öğrencilerin mücadelesinin yanında yer almak, akademi ve demokrasi tarihi açısından vazgeçilmez bir sorumluluktur. Kültür Sanat Sen olarak, iktidar kaynaklı baskı ve şiddetin hedefi haline getirilmeye çalışılan başta ODTÜ öğrencileri ve öğretim üyelerinin mücadelelerinde yalnız olmadıklarını belirtiyor, dayanışma duygularımızı ifade ediyoruz.
Sansür ve yasaklama politikalarına son verilmelidir! Son yıllarda örgütlenme ve düşünceyi ifade özgürlüğü başta olmak üzere, basım-yayın ve sanat alanında çok sayıda sansür uygulaması yaşanmıştır. Son bir hafta içinde yaşanan gelişmeler, iktidarın sansürcü ve yasaklayıcı yönünü bir kez daha karşımıza çıkarmıştır. Önce Milli Eğitim Bakanlığı’na bağlı okullarda okutulan 10. sınıfa yönelik edebiyat kitabında Yunus Emre’nin “Aşkın Aldı Benden Beni Bana Seni Gerek Seni” isimli şiirinden bir dörtlüğün Talim Terbiye Kurulu tarafından “sakıncalı” bulunarak resmen sansür ettiği ortaya çıkmıştır. Ardından Devlet Güzel Sanatlar Galerisi’nde başlayan “Artnüyet” başlıklı sergiyi 17 Aralık 2012 Pazartesi günü öğle saatlerinde sergiyi gezmeye gelen ziyaretçiler nü resimlerin yerde ve ters çevrilmiş olduğunu görmüşlerdir. Galeri yetkilisine bu uygulamanın nedenini sorulduğunda yetkili, “yukarıdan gelen bir telefonla” resimleri indirmek zorunda kaldığını söylemiştir. Bu iki olay, Türkiye’nin 21. yüzyılda nasıl bir zihniyet ile yönetildiğinin görülmesi açısından dikkat çekicidir. Yaptıkları her icraat ile öncelikle kendisi gibi düşünmeyenleri yok sayanlar, nü tabloları müstehcen bulup duvardan indirip ters çeviren, Yunus Emre gibi büyük bir kültür değerinin sözlerini bile sansürleyenler bu cesareti nereden ve kimden almaktadırlar? Ömer Hayyam’ın rubaisini Twitter’da paylaşan Fazıl Say’ın “dine hakaretten” yargılanması, Yazar İskender Pala, Neşet Ertaş’ın türkülerinin bir kısmında ‘müstehcenlik’ unsurları yer aldığı iddiasıyla o türkülere yasak getirilmesini istemesi, Yunus Emre’ye okul kitaplarında sansür uygulanması, nü resimlerde bile müstehcenlik unsuru bulunması neresinden bakılsa akıl ve mantık sınırlarını aşırı zorlayan uygulamalar olarak karşımıza çıkmaktadır. AKP iktidarının günümüze kadar gösterdiği, ancak son yıllarda daha da belirginleşen sansürcü pratiği, yasakçılığıyla ünlü II. Abdülhamit ve onun “istibdat devri”ni bile gölgede bırakmıştır. Gazetelerde çıkan karikatürlere, eleştiri yazılarına, tiyatro oyunlarına bile tahammül edemeyerek tazminat davası açan bir zihniyetin, ders kitaplarında Yunus Emre’yi ve resimleri sansürlemesi, AKP iktidarının II. Abdülhamid dönemini bile geride bırakan bir baskı düzeni oluşturmaya çalıştığını göstermektedir. Son dönemde belirgin bir şekilde artan baskılara, sansür uygulamalarına artık son verilmeli, başta örgütlenme ve düşünceyi ifade özgürlüğü olmak üzere, sanata ve sanatçılarımıza yönelik her türlü baskıya ve yasakçı müdahaleye derhal son verilmelidir.

AKP Hükümeti kaşık ile verdiklerini kepçe ile alıyor!
Halkı yoksullaştıran zamlar geri alınmalıdır.

AKP Hükümetinin 2012 yılı için altışar aylık dönemlerle uygulamaya koyduğu % 4 + % 4 ücret zammının büyük bölümü vergi dilimi uygulaması nedeniyle cebimize girmeden buharlaşmıştır. Kamu emekçilerinin önemli bir bölümünün yaşadığı bu mağduriyet üzerine, son olarak çeşitli kalemlerde yapılan vergi artışları ile birlikte ücretlerde yaşanan erime daha da hızlanmış, yaşam koşullarımız içinden çıkılmaz hale gelmiştir. Önümüzdeki günlerde yapılması planlanan doğalgaz zammı ile yaşam koşullarımızın daha da ağırlaşması kaçınılmaz görünmektedir.
Yıllarca geniş halk kesimlerini işsizliğe, yoksulluğa mahkum eden; işçilere, kamu emekçilerine ve emeklilere “sefalet ücretini” reva gören AKP iktidarı, vergi artışları ile gelen son zamlar ile yaşamı emekçiler ve yoksul halk için çekilmez hale getirmiştir.
2012’nin ilk 8 ayında oluşan 8,5 milyar TL’lik bütçe açığı, bugüne kadar olduğu gibi, yine yoksul, emekçi halkın sırtına yıkılmak istenmektedir. Şirketler ve bankalar karlarını katlarken, zenginler servetini arttırırken, vergi gelirinin artış hızının düşmesi, ülke ekonomisinin kimin sırtında olduğunu göstermektedir. Sadece akaryakıta yapılan zam ile iğneden ipliğe her şeyin fiyatının artacağı ve giderek artan fiyatlar nedeniyle vatandaşın alım gücü kaçınılmaz olarak düşecektir. AKP Hükümeti halkın zamlara karşı yeterince tepki göstermemesini fırsat bilerek neredeyse soluduğumuz havayı bile paraya endeksleyecek politikaları hayata geçirmeye çalışmaktadır.
TÜİK verilerine göre ülkenin en düşük yüzde 20’lik nüfus dilimindeki 15 milyon insanın milli gelirden aldığı pay son 10 yılda yerinde saymış, ancak zenginlerin sayısı katlanarak artmıştır. AKP hükümeti, bütçe açığını kapatmak için, zenginlerden daha fazla vergi almak yerine, yaptığı vergi artışı ve zamlarla faturayı yine emeği ile geçinen insanlara çıkarmakta, halktan aldığını “teşvik” adı altında sermaye çevrelerine aktarmaya devam etmektedir.
Ekonominin büyüme sürecinde sermayenin pastası büyürken halkın sofrasındaki ekmek sürekli küçülmüştür. AKP’nin 10 yıllık yönetim pratiği; onun emekçilerin, halkın sıkıntı içindeki kesimlerini sorunlarını gerçekte hiç de önemsemediğini göstermektedir. Aksine AKP, emekçilerin yoksulluk, işsizlik, açlık, sağlık, eğitim gibi en temel sorunlarını bile sermayenin kârını artırarak çözmeyi esas alarak, her fırsatta yaptığı zamlarla halkın günlük yaşamını alt üst etmeyi sürdürmektedir.

Halkı yoksullaştıran politikalara, arkası kesilmeyen zamlara, işsizliği ve sefaleti emekçilere reva gören saldırılara karşı tüm işçi ve emekçileri, zamların geri alınması için tepkilerimizi ortaklaştırmaya ve birlikte mücadeleye çağırıyoruz.

Türkiye’de son yıllarda giderek belirginleşen antidemokratik uygulamalar ve yarattığı olumsuz sonuçların, yurt içinde ve yurt dışında çeşitli kesimler tarafından eleştirildiği bilinmektedir. AKP’nin “ileri demokrasi” olarak adlandırdığı, ancak iktidar partisi gibi düşünmeyenlerin baskı, gözaltı ve tutuklamalarla sindirilmeye çalışıldığı bir dönemde ODTÜ Senatosundan yapılan tepki açıklaması, yaşanan süreçten rahatsızlık duyan herkese tercüman olmuştur. ODTÜ Senatosu, “Basın üzerindeki baskıları ve akademik özerkliği zedeleyen uygulamaları, ülkemizde düşünce, ifade ve bilim özgürlüğüne müdahale olarak” değerlendirmiş ve bir bilim yuvası olmanın verdiği birikim ve olgunlukla yaptığı açıklamada “Çağdaş demokrasilerde üniversitelerin ve basının ortak zemininin düşünce ve ifade özgürlüğü, düşünce ve ifade özgürlüğünün güvencesinin ise evrensel normlara uygun bir hukuk sistemi olduğunu” özellikle vurgulamıştır. “Ülkemizde, bu çizgiden uzaklaşan ve adalet hissini zedeleyen her türlü uygulamadan derin kaygı duyuyoruz” ifadesi, bugün eylem ve söylemleri ile iktidarın hedefinde olan kişi, kurum, dernek, sendika vb tüm kesimlerin yaşananlardan duyduğu endişeleri ifade etmektedir. Basın üzerindeki baskılar, KESK ve bağlı sendikalara yönelik baskı ve sindirme uygulamaları, öğrenciler, gazeteciler ve sendikacıların potansiyel suçlular olarak gösterilerek tutuklanması, ülkemizde düşünce, ifade ve örgütlenme özgürlüğüne açık bir müdahaledir. Bu tür müdahalelerin sendikal alandaki karşılığı, idari ve siyasi baskılarla kamu emekçilerinin yandaş sendikalara üye olmaya zorlanmasıdır. Son yıllarda özellikle KESK’e bağlı sendikalara üye olan kamu emekçilerine yönelik baskı, sindirme ve yıldırma uygulamalarının artmış olması, Türkiye’nin eşine az rastlanır şekilde baskıcı ve otoriter bir yönetim anlayışıyla yönetilmek istendiğinin en somut göstergesidir. ODTÜ senatosunun üniversiteler üzerindeki baskıların bu kadar yoğun olduğu bir dönemde yapmış olduğu bu açıklama ile gösterdiği demokratik tepki, iktidarın baskıları karşısında sinen ve kendi kabuğuna çekilen tüm kişi ve kurumlara örnek olacak niteliktedir. Kültür Sanat Sen olarak, ODTÜ senatosunu bu cesur çıkışından dolayı kutluyor, üniversiteler, emek ve meslek örgütleri ve sendikalar olarak iktidarın anti demokratik uygulamaları karşısında tüm emek ve demokrasi güçlerini baskılara karşı dayanışma içinde olmaya birlikte hareket etmeye çağırıyoruz.
Uzunca bir süredir sendikalara, emek ve demokrasi mücadelesi yürüten kesimlere yönelik olarak sürdürülen yoğun baskı ve sindirme uygulamaları tüm hızıyla devam ediyor. Evet, mücadele her geçen yıl bir öncekinden daha zorlu bir hale geliyor. Yalnız bu sürecin bize hatırlattığı onlara gösterdiği bir şey daha var ki o da; baskıyla, zorbalıkla, tehditle, itibarsızlaştırma politikalarıyla ülkedeki tek gerçek konfederasyon ve sendika olan KESK ve Kültür Sanat-Sen’i bitiremeyecek olmaları, buna güçlerinin yetmeyeceğidir. Ne idarelerin desteği ne hükümetin güdümü, emekçileri haklı taleplerinden ve kararlılığından vazgeçiremeyecektir. 4688 Sayılı yasa yürürlüğe girdiği andan itibaren hizmet kolunda “genel yetkili” olan sendikamız Kültür Sanat Sen 2012 yılında da tüm engelleme ve baskılara rağmen 4 bin 35 üyesi ile yine “genel yetkili” sendika olmuştur. Kamuda 2012 yılı itibariyle, hükümetin, merkezi ve yerel idarecilerin baskı ve yönlendirmeleri ile hükümet güdümlü sendikalar, 11 hizmet kolunun 10’unda yetkiyi almaları, bizleri önümüzdeki dönemde daha zorlu ve çetin mücadele günlerin beklediğini göstermektedir. Bu durum, hükümet güdümlü konfederasyon ve onun hizmet kolumuzda örgütlü sendikasının önümüzdeki dönemde “genel yetkiyi” alabilmek için her yola başvuracağını, kendi sendikalarına üye olmayan kültür, sanat ve turizm emekçilerine yönelik baskı ve yıldırma politikalarının artarak devam edeceğini göstermektedir. Kültür Sanat Sen, gerek hizmet kolumuzda yaşanan gelişmeler, gerekse 18 bini aşkın kültür, sanat ve turizm emekçisinin ekonomik, demokratik ve özlük sorunları ile ilgili olarak bugüne kadar ortaya koyduğu mücadeleci ve direngen tutumu kararlılıkla sürdürecek, siyasi ve idari baskılara örgütlü gücüyle karşı koyacaktır. Sendikalar kuruluş amaçları itibariyle hükümetlerden iktidarlardan yana değil, işçiden emekçiden yana taraf olmak durumundadırlar. Başbakanın “taraf olmayan bertaraf olur” demesi boşuna değildir. Kültür, sanat ve turizm emekçileri “bertaraf” olmamak için Kültür Sanat-Sen de “taraf” olmuşlardır. 2013’te sendikamızı ve konfederasyonumuz KESK’i sahiplendiğimizi göstermenin en etkili yolu, Kültür Sanat Sen’in bir kez daha genel yetkili sendika olmasıdır. KESK’in mücadelesini, sendikal mücadele alanında engelleyemeyenler, kamuoyunun kafasında soru işaretleri yaratmak amacıyla, KESK’i ve bağlı sendikaları yarattıkları “kara propaganda” ile yıpratmak, bu şekilde kamuda sadece hükümet güdümlü konfederasyon ve sendikaların yetkili olmasını sağlamak için düğmeye basmış durumdadır. Bunun ilk işaretleri 25 Haziran’da KESK ve bağlı sendikalara yönelik olarak gerçekleştirilen “operasyonlar” ile verilmiştir. Sendikalarımıza yönelik baskı ve gözaltıların gerçek nedenlerini, arama ve gözaltı kararı veren savcı, emniyet yetkilileri ve böylesine çirkin bir operasyonun gerçekleşmesi için adeta “dua edenler” çok iyi bilmektedir. Gözaltındaki sendika üye ve yöneticilerine sorulan soruların tamamen sendikal faaliyetlerle ilgili olması, KESK’i yıpratmaya çalışanların siyasi iktidarın istekleri doğrultusunda hareket ettiğini ve sendikal mücadeleye tamamen “iktidarın gözü” ile baktıklarını göstermektedir. Kamuoyunun kafasında oluşacak soru işaretlerini gidermek açısından, büyük bir gürültü eşliğinde gözaltına alınan KESK’e bağlı sendika üye ve yöneticilerine sorulan sorulara baktığımızda, sendikalarımıza yönelik operasyonlardan kendilerine pay çıkaranların nasıl bir acizlik ve çaresizlik içinde olduğu görülmektedir. Gözaltındaki sendika üye ve yöneticilerine şu sorular sorulmuştur: • 8 Ekim 2011 tarihinde KESK ve sağlık örgütlerinin ortaklaşa düzenlediği mitinge neden katıldınız? Bu mitinge katılmaktaki amacınız neydi? Mitinge katılmak için herhangi bir yerden talimat aldınız mı? • Şube başkanlarının gözaltına alınmasını neden protesto ettiniz? • 21 Aralık 2011 tarihinde KESK tarafından yapılan iş bırakma eylemine katılmak için kimden talimat aldınız? • 26 Ocak 2012 tarihinde TBMM’de görüşülmekte olan sendika yasasını neden protesto ettiniz? • 13 Şubat ve 13 Nisan’da KESK’li kadınların tutuklanmasını neden protesto ettiniz? • 4+4+4 eğitim yasasına yönelik olarak neden protesto eylemleri düzenlediniz? Bu eylemleri düzenlemekteki amacınız neydi? Bu konuda herhangi bir talimat aldınız mı? Savcılık sorgusu sırasında gözaltına alınanlara, KESK’in ve KESK’e bağlı sendikaların sendikal faaliyetlerine toplantılarına neden katıldıkları sorulmuş, sendika yöneticilerinin günlük sendikal faaliyetler çerçevesinde yaptıkları telefon görüşmeleri üzerinden “suç ve suçlu” yaratılmaya çalışılmıştır. Şu temel gerçeği herkes çok iyi bilmektedir ki, savcıların elinde KESK üye ve yöneticilerini suçlayacak, kamu emekçilerinin de ortak karar alıp ortak katıldıkları, herhangi bir sendika yöneticisi ve üyesinin yapması gereken eylemler dışında hiçbir “suç unsuru” yoktur. Sorgulamayı yapan savcılar, sendikaların nasıl kurumlar olduğunu ve nasıl işlediğini çok iyi bilmelerine rağmen, hiçbir şey bilmiyormuş gibi, zorla suç ve suçlu yaratmaya çalışmışlar, bu amaçla KESK’i ve mücadelesini yıpratmayı, işyerlerinde ve alanlarda engelleyemedikleri mücadelemizi, böylesine karanlık ve şaibeli operasyonlar üzerinden gerçekleştirmeyi hedeflemişlerdir. AKP hükümeti, doğrudan kendi denetimine aldığı ve kendi çıkarları doğrultusunda yönlendirdiği yargı ve emniyet güçleri aracılığıyla, karşısında tehdit olarak gördüğü herkesi, her kurumu hedef haline getirmiştir. 25 Haziran’dan bu yana yaşananlar, KESK ve bağlı sendikaların kamuoyundaki etkisi ve mücadele alanlarını daraltmayı hedeflemektedir. KESK ve bağlı sendikalara yönelik baskılar, emek alanında ve kültür sanat ve turizm hizmet kolunda yoğunlaşması beklenen saldırılara karşı güçlü bir karşı koyuşun engellenmesi, en azından bu yönde oluşacak bir mücadele cephesinin parçalanarak zayıflatılması ve etkisiz hale getirilmesini amaçlamaktadır. 20 yılı aşkın süredir kamu emekçileri mücadelesinin en ileri ve en kitlesel gücü olan sendikalarımıza yönelik olarak gerçekleştirilen son operasyon, gelecekten kaygı duyan, hak ve çıkarları için mücadele etmekten başka çıkar yol görmeyen tüm mücadeleci kesimlere yönelik açık bir gözdağıdır. Ancak şu çok iyi bilinmelidir ki, sendikalarımız, üzerindeki bütün baskı ve sindirme politikalarına rağmen, yıllardır savunduğu ilke ve değerlerden ödün vermeden mücadelesine devam edecektir. Tüm kültür, sanat ve turizm emekçilerini, haklarımıza ve geleceğimize yönelik her türlü tehdit ve baskı karşısında, daha fazla dayanışma içinde olmaya çağırıyor, hizmet kolunda yetkili sendika olmamızı sağlayan bütün kültür, sanat ve turizm emekçilerine teşekkür ediyoruz.

Üyemiz, memur olarak çalıştığı kurumun amiri tarafından 3 yıl boyunca mobbinge maruz kalmış, yine amirin kışkırtmaları sonucunda erkek mesai arkadaşından dayak yemiştir. Dayak öncesinde de yine aynı kişinin aşağılamalarını amirine bildirmesine rağmen, üyemizin şikâyetleri dikkate alınmamıştır. Bu da yetmezmiş gibi müdürün cinsel tacizine uğramasıyla birlikte olaylar tahammül sınırını aşmış ve üyemiz olayı yargıya taşımak istediğini söyleyerek sendikamıza başvurmuştur. Bu süre zarfında tehditler almış, üzerine araba sürülmüş, evi soyulmuş, takip edilmiş ve bütün bunlar polis tutanaklarıyla kaydedilmiştir.
Arkasından valilik oluru alınarak bakanlığa bildirilmeden usulsüz bir şekilde geçici görevlendirme yapılarak, üyemiz başka bir kuruma gönderilmiştir. Yapılan soruşturma sonucunda görevlendirmenin usulsüzlüğü sebebiyle işlem iptal edilmiş üyemize sadece “sehven” yapılmış denmiştir.
Taciz davamız devam ederken üyemiz; her ne demekse “davanın selameti açısından” Edirne’ye sürülmüş, Çanakkale İdare mahkemesinin yürütmeyi durdurma kararı ile tekrar görev yerine dönebilmiştir. Bir yılı aşkın bir süredir yürüttüğümüz hukuki ve fiili meşru mücadelemiz sonucunda, yine Çanakkale İdare Mahkemesinin kararıyla tacizci müdür 3 yıl 1,5 ay hapis cezası almıştır.
Tacizci olduğu mahkeme kararıyla tescillenen bu müdür, üyemizin yaşadığı ve yıllarca süren sıkıntıları yetersiz görmüş olacak ki; erkek mesai arkadaşından dayak yediği olayda bile üyemizi suçlu göstererek, üyemiz hakkında Devlet memurluğundan çıkarma cezası talep etmiştir. İzmir’de karakolda sille tokat dayak yiyen Fevziye Cengiz’i hatırlarsınız; dayak atan polisin kolu çizildi diye dayak yiyen Fevziye Cengiz için hâkim 6 yıla kadar ceza istemişti. Benzer olaylar gibi görünen bu iki olay aslında birbirinin tıpatıp aynısıdır; Bir bütünün parçası, yani AKP’nin kadına bakış açısının yansımalarıdır.
Fethiye toplu tecavüz davasını da hatırlarsınız; bu dava polislerin görmediği, savcıların duymadığı, hakimlerin dinlemediği bir adalet mekanizmasında, kadınların hukuk mücadelesi ve dayanışması sonucunda açılabilmişti. Tecavüz çetesinin avukatlığını Muğla baro başkanı ve sekreteri üstlenmişti. Kurumsal kimliği dolayısıyla tecavüzcülerin avukatlığını yapmasının yanlış olduğu ve vazgeçmesi konusunda yapılan eleştirilere kulak tıkayan baro başkanını protesto eden avukat Candan Dumrul’u da hukuka ve ahlaka aykırı davranmak iddiasıyla baroya şikâyet etmiş ve savunması istenmişti. Nasıl bir ahlak anlayışıdır ki olayın failline değil mağduruna karşı işlem yapmakta bir mahsur görülmemektedir.
Benzer demiyoruz, aynı olayı Çanakkale taciz davamızda Genel Sosyal Dış İlişkiler ve Kadın Sekreterimiz Deniz Özsaygı yaşamıştır. Üyemize cinsel saldırıda bulunan amirin avukatı olan Çanakkale Baro Başkanı, N. Ç. davasından çıkan kararı toplum vicdanını yaralar nitelikte bulduğu yönünde bir açıklama yapmıştır. Deniz Özsaygı’nın kendisinin bu çelişik durumunu eleştirmesi üzerine Çanakkale Baro Başkanı, kendisine dava açarak karşılık vermiştir. Tekrar söylüyoruz; bu iki olay da benzer değil tıpatıp aynıdır; Kadına yönelik işlenen suçları münferit olarak nitelendiren, böylelikle sorumluluktan kurtulabileceğini sanan AKP’nin kadın politikalarının yansımasıdır.
Süreklilik arz eden fiil ve uygulamaların münferit olamayacağı herkesçe bilinen bir gerçektir. Kadına karşı şiddetin, diğer şiddet türlerinden ayrılması sistematik oluşundan ileri gelir. Ailenin korunması yasası, kadına yönelik işlenen suçlar içerisinde özellikle şiddetin önüne geçemez. Bir sebeple aile içerisinde herkes şiddete maruz kalma durumu yaşayabilir. Kadınsa, şiddete her an her yerde maruz kalabilmektedir. Kadına yönelik şiddeti aile içerisine hapsetmek, genelleştirmek, durumun özünü değiştirdiği gibi önleyici olmaktan da çıkarır. Çünkü kadına yönelik şiddet ataerkil sistemin cinsiyet ayrımcı politikalarından ileri gelir.
Sendikamız Genel Merkez Kadın sekreteri Deniz Özsaygı’ya ve Avukat Candan Dumrul’a yöneltilen haksız suçlamalardan derhal vazgeçilmesini istiyoruz.
Biz yaşamın her alanında kadına yönelik her türlü ayrımcılığa, tacize, tecavüze, şiddete ve kürtaj yasağı gibi kadının özgür iradesini tamamen yok edecek uygulamalara dur diyen kadınlarımızın yanında örgütlü gücümüzle mücadele etmeye devam edeceğiz.

Sayfa 2 / 4