30 Mayıs 2013 

Bilindiği üzere KESK olarak insanca yaşam, güvenceli iş ve ücret talebi ile 5 Haziran’da uyarı grevi gerçekleştireceğimizi kamuoyuna ilan etmiş bulunuyoruz. Bizi greve götüren koşulları kamuoyu ile paylaşırken amacımızın sadece 15 Mayıs’ta TBMM’ye sevk edilen “hükümet memurluğu” torba yasa tasarısının geri çekilmesi olmadığını, kamu emekçilerini güvencesiz bir çalışma yaşamına sürükleyen düzenlemeleri adım adım hayata geçirenlere karşı güçlü bir cevap vermek olduğunun altını özellikle çizdik. Ancak grev kararımızı açıklamamızın hemen ardından durumun ciddiyetini hala görmek istemeyen bazı çevreler kamu emekçilerinin kafasını karıştıran bir söylemle adeta grev kırıcılığına soyunmuştur.

AKP’nin aylardır ısrarla gündeme getirdiği; 657 sayılı Devlet Memurları Kanununda kapsamlı değişiklikler çerçevesinde kamuda istihdam biçimlerinin yeniden düzenlenmesi, rotasyon, performansa göre ücret, disiplin cezalarının yeniden düzenlenmesi gibi konuların Meclise sevk edilen torba yasa tasarısında şimdilik yer almamasından yola çıkan malum çevreler grevi gerektiren koşulların olmadığını iddia etmektedir.

Kamu emekçilerinin iradesinin açığa çıkmasından korkanların başında emek karşıtı yüzüne, grev kırıcılığında ne kadar “ustalaştığına” son olarak ÇAYKUR ve Hava -İş grevlerinde bir kez daha tanık olduğumuz AKP’nin gelmesi elbette ki şaşırtıcı değildir. 5 Haziran’da yapacağımız uyarı grevinin altını boşaltmak, etkisini zayıflatmak AKP iktidarının emek düşmanlığı politikasındaki tutarlılığının doğal sonucudur.  Diğer taraftan sadece AKP iktidarı değil, kamu emekçilerinin hak ve çıkarlarını korumak ve geliştirmekle görevli olduğunu iddia eden ancak yaşanan her gelişmede yandaşlığını yeniden tescillemekten öteye gitmeyen kimi sendikamsı yapılar da işyerlerinde yaptıkları anti propaganda ile grev kırıcılığına soyunmuştur. Daha dün, greve katıldığı için aynı işyerinde birlikte çalıştığı arkadaşı hakkında savcılığa suç duyurusunda bulunacak kadar “sendikacılık” yapanlar bugün grev aleyhtarlığında hamileri AKP ile el ele vermiştir.

Daha önce de defalarca ifade ettik, bir kez daha vurgulamakta fayda görüyoruz. Yazıldığı gibi okunan ‘güvence’ kavramı bir insanın geleceğe güvenle bakmasını sağlayan tüm unsurları barındırır. Bir çalışanın geleceğe güvenle bakabilmesi ancak işinin, gelirinin, sosyal güvenliğinin, sendikal hak ve özgürlüklerinin garanti altı altına alınması ile mümkündür. Tüm çalışanlar gibi kamu emekçileri de geleceğe ilişkin beklentilerini koruyabildikleri ölçüde kendisini ve ailesini güvende hissedebilir. Oysa ülkemizin kamu emekçileri istikrarsızlıkla kol kola giren güvencesizliği her geçen gün biraz daha fazla hissetmektedir. Yıllardır hayata geçirilen yasalarla, kanun hükmünde kararnamelerle, fiili uygulamalarla kamu emekçilerinin iş güvencesi alabildiğine sınırlanmıştır.

Bugün aynı kurumda, aynı veya benzer işi yapan kamu emekçileri ücret ve sosyal haklar başta olmak üzere pek çok konuda ayrı düzenlemelere, yasalara tabi hale getirilmiştir. Diğer gruplara göre göreceli olarak daha avantajı gözüken 4/A’lıllar da dâhil olmak üzere, istihdam biçimi ne olursa olsun tüm kamu emekçileri taşeron, esnek, performansa dayalı, güvencesiz ve kuralsız bir çalışmanın ucuz işgücü haline dönüştürülmek istenmektedir. Kamu emekçilerinin kazanılmış haklarını, maaşlarını, ücretlerini maliyet olarak gösterenler farklı farklı istihdam yapıları ile onları bölmek için elinden geleni yapmaya devam etmektedir.

Bugüne kadar iktidara gelen, ruhunu sermayeye teslim etmiş tüm siyasi partilerin iş birliği ile kamu hizmetlerinin adım adım ticarileştirilmesi süreci çalışanların güvencesizleştirilmesi ile paralel olarak hayata geçirilmiştir. 10 yılı aşan AKP iktidarında ise kamunun toptan tasfiye edilmesi sürecine hız verilmiştir. Kamu hizmetlerinin piyasaya açılma süreci hızlandırılmış, özelleştirme ve taşeronlaştırma katlanarak artmıştır. Asgari ücrete mahkûm edilen taşeron firma çalışanı yüz binlerce insan hastanelerden okullara kadar birçok kamu kurumuna kadar yayılmıştır. Kamuda taşeron firma bünyesinde çalıştırılanların sayısı 2002 yılında 15 bin civarında iken bugün belediyelerdekilerle birlikte bu sayı 1 milyonu çoktan aşmıştır. Halktan alınan vergilerle kurulan kamu kuruluşları, KİT’ler birkaç yıllık karı karşılığında hatta çoğu kez arsa bedelinin bile altında belirlenen rakamlarla bir avuç sermayedara, yandaşa peşkeş çekilmiştir. Son olarak Demiryollarının serbestleştirilmesi ve PTT A.Ş. yasaları sermayenin karı için her yolu mubah görenlerin kamu yararını yok sayan yüzlerini tüm çıplaklığı ile ortaya koymuştur. Emeğin, emekçilerin aleyhine yaşanan tüm bu gelişmeler bile aslında başlı başına grev sebebidir.

Emekçilerin içinde bulunduğu bu kara tablonun her geçen gün daha da karanlık hale getirilmesini görmeyen, bilinçli ya da bilinçsiz grev aleyhtarlığı yapanlara hiç değilse son birkaç hafta içinde yaşanan gelişmelere göz atmalarını öneriyoruz. Evet,15 Mayıs’ta TBMM’ye sevk edilen torba yasa tasarısında sürgün-rotasyon şimdilik yok. Ama söz konusu torba yasa tasarısından hemen iki gün sonra, 17 Mayıs 2013 tarihinde Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı tarafından yayınlanan Atama ve Yer Değiştirme Yönetmeliğinin tam bir sürgün yönetmeliği olmadığını kim iddia edebilir? Sosyal hizmetlerde büyüyen personel açığını yeni kadro ihdas ederek gidermek yerine mevcut personeli daha fazla çalıştırmayı ve istekleri dışında adeta sürgün ederek sosyal hizmet vermeyi dayatan bu yönetmelikte zorunlu çalışma süreleri 1. bölgede 7 yıl, 4. bölgede 3 yıl olarak öngörülmektedir. Hiçbir kanunda bu kadar uzun süreli zorunlu çalışma olmamasına rağmen çıkarılan bu yönetmelik AKP iktidarının hak, hukuk tanımazlığını yeterince göstermiyor mu? Gözaltına alınan, görevden uzaklaştırılan, tutuklanan kişilerin aynı görev yerlerinde kalmalarının önüne geçerek başka yerlere sürgün edilmelerinin yönetmelik maddesi haline getirildiği koşullarda bırakın iş güvencesini, sendikal hakların da hedef alınmadığını iddia etmek mümkün müdür?

Basına yansıyan haberlere göre 15 Mayıs’ta meclise sevk edilen torba yasa tasarısı ile birlikte kimin nerede, hangi bakanlıkta üst düzey yönetici kadrolarına getirileceği daha bugünden tartışılmaya başlanmıştır. Bilindiği üzere AKP tüzüğüne göre aralarında partinin kurmaylarının da olduğu 73 kişi 3 dönemdir üst üste milletvekili olduğu için önümüzdeki seçimde adaya olamayacaktır.  Ancak torba yasa tasarısı ile bu 73 milletvekilinin geleceği de garanti altına alınmakta, kimisine Dışişleri kimisine Adalet Bakanlığında makam hazırlanmaktadır.

Öte yandan bu ülkede yaşayan herkes meclise sevk edilen yasa tasarılarının, tekliflerinin içeriğinin komisyonlarda, genel kurulda verilen önergelerle nasıl değiştirildiğini, tanınmaz hale getirildiğine defalarca tanık olmuştur. Vatandaşlara yazılan ilaç reçetesinden “katkı payı” adı altında ücret alınmasını düzenleyen yasa tasarısına son anda eklenen madde ile milletvekili emeklilik maaşlarının %100’e varan oranda artırılması bu durumun en tipik örneğidir. Daha geçtiğimiz yıl 4+4+4 olarak bilinen kesintili eğitim yasa tasarısı TBMM’ye sevk edildikten sonra komisyonlarda, genel kurulda yapılan eklemlerle esaslı bir şekilde değiştirilmiştir.

Yine geçtiğimiz yıl, tam da toplu sözleşme süreci arabuluculuk aşamasında iken bir AKP milletvekilinin verdiği yasa teklifi ile havacılık iş kolunda grevin yasaklanması hafızlardaki tazeliğini korumaktadır.  Tüm bunlar göz önünde bulundurulduğunda meclise sevk edilen hükümet memurluğu torba yasa tasarısına yeni düzenlemelerin eklenmeyeceğini hiç kimse garanti edemez.

Tekrar ediyoruz. Bugün mecliste olan torba yasa tasarısının şu anki içeriğine bakıp  “iş güvencesini tehdit eden gelişme yok”  diyerek küçümsemek büyük bir hatadır. Bu nedenle  “greve gerek yok” diyenleri bir kez daha uyarmayı görev biliyoruz.  Bilinmelidir ki,  AKP iktidarı tarafından “iş güvencenizi bir kalemde ortadan kaldıracağız” yönünde bir açıklama hiçbir zaman yapılmadı, bundan sonra da yapılmayacaktır. Takiyyeciliğin ustalaşan mimarı, dün kara dediğine bugün ak diyen bir iktidardan açık sözlü olmasını beklemek için iyi niyetten çok daha fazlasına ihtiyaç vardır. 

Dönüp geçmişe bakıldığında “Ayinesi iştir kişinin, lafa bakılmaz” vecizesini doğrulayan onlarca örnekle karşılaşılacaktır. AKP’nin aynasından bugüne kadar emekçilerin lehine hiçbir şey yansımamıştır. Kaşıkla verilenler ise hep kepçeyle geri alınmıştır. AKP iktidarı,  2,5 milyonu aşkın kamu emekçisini doğrudan karşısına almak yerine kavisli yollardan gitmeyi, iş güvencemizi sınırlayan düzenlemeleri adım adım hayata geçirmeyi tercih etmiştir. Çok değil, daha iki yıl önce, yine bir torbanın içine konulan onlarca düzenlemeyi içeren 6111 sayılı yasa ile 657 sayılı Devlet Memurları Kanunu’nda kapsamlı değişiklikler yapılmıştır. Söz konusu torba yasa ile esnek, performansa dayalı çalışmanın önünü açan, kamu emekçilerinin memuriyetten çıkarılmasını kolaylaştıran hükümler 657 sayılı DMK’ya eklenmiştir. 

Tüm bunlara rağmen Türkiye’de kamu emekçilerinin gerçek bir iş güvencesine sahip olduğunu iddia edebilmek için ya AKP hükümetinde bakan ya da AKP iktidarına biat etmekte sınır tanımayan “hükümet memuru” adayı olmak gerekmektedir. 

KESK olarak, bugün mecliste olan, özel sektörden kamuya üst düzey yönetici atanabilmesinin kapılarının ardına kadar açmak için liyakat ve kariyer ilkesini tamamen ortadan kaldırılmayı hedefleyen torba yasa tasarısının da bu bağlamda ele alınması gerektiğini düşünüyoruz.   

Ehliyetsiz, vasıfsız ama sadece yandaş olduğu için özel sektörden kamuya üst düzey yöneticiliğe atanmanın önünü açan yasa tasarısı öncelikle bu görevleri yerine getirecek niteliklere sahip, yıllardır kamuda hizmet edenlere hakarettir. Yandaş-Tüccar-CEO takımının açıktan atamayla müdür, genel müdür, müsteşar makamlarına taşındığı bir kamu yapılanması dolaylı değil, doğrudan kamu emekçilerinin iş güvencesini hedef almaktadır.

Kamu emekçilerinin iş güvencesinin adım adım yok edilmek istendiği bu süreçte tüm sendikalara, konfederasyonlara önemli görev ve sorumluluklar düşmektedir. Mecliste olan “hükümet memurluğu” torba yasa tasarısının içeriği hakkında hamileri ile üş aşağı beş yukarı aynı noktada buluşanların bu sorumluluğu yerine getirmeye hiç de hevesli olmadığını biliyoruz. ‘Kendine Müslüman’ olanların yaşanan bu adaletsizlik karşısında sessizliğe bürünmeleri şaşırtıcı değildir.

Ancak biz yine de her fırsatta kamu emekçilerinin iş güvencesinin “kırmızı çizgileri” olduğunu açıklayan tüm sendikalara, konfederasyonlara dostça bir tavsiyede bulunmayı görev biliyoruz. Kamu emekçilerinin iş güvencesinin adım adım yok edildiği bu süreçte ya göründüğüz gibi olun ya da olduğunuz gibi görünün.  

KESK olarak 5 Haziran’da hayata geçireceğimiz uyarı grevinin tek talebinin TBMM’ye sevk edilen torba yasa tarsısının geri çekilmesi olmadığını bir kez daha vurguluyoruz. Bu torbanın içine eklenme ihtimali hiç de uzak olmayan, iş ve ücret güvencemizi hedef alan tüm saldırılara karşı 5 Haziran Çarşamba günü hizmet üretmeyeceğiz. Tüm kamu emekçilerini iş ve ücret güvencesine sahip çıkmak, emek karşıtlarına güçlü bir cevap vermek için bir kez daha 5 Haziran grevine katılmaya çağırıyoruz.

                                                                                                          Yürütme Kurulu

AKP hükümetinin aylardır üzerinde çalıştığı sanat kurumlarını yok etme projesi basına sızdırılmıştır.

Halkın sanat kurumları, “Türkiye Sanat Kurumu” adı altında iktidarın atamış olduğu bürokratik bir yapıya dönüştürülmek istenmektedir.

Öyle ki; mevcut yapıda iç mevzuatta yapılacak değişikliklerle öneriler getirilebilecekken, sendikanın görüşleri dahi alınmadan hazırlanan bu taslakla, sanat kurumlarının topyekûn kapatılması, susturulması ve sansürlenmesi gündemdedir.

AKP iktidarı, sosyal devletin tüm kurumlarından elini çekerek, halkın kurumlarını rant kapısına dönüştürmektedir. Sanat kurumlarına da kendi ideolojisini dayatarak sanat üzerinden “kar” ve “kazanç” hesapları yapmaktan, halkın kütüphanelerini, müzelerini ve sanat kurumlarını piyasaya açmaktan çekinmemektedir.

Kültür Sanat-Sen olarak, kültür ve sanat kurumlarının baskı altına alınmasına ve yok edilmesine asla izin vermeyeceğiz. Bu nedenle, 25 Mayıs Cumartesi günü saat 13:00’da Taksim Meydanında buluşup, Galatasaray Lisesi önünde basın açıklaması yapacağız.

Tüm sanatçı ve sanat severleri tek ses olmaya ve AKP’nin “halkın sanat kurumlarını” yok etme projesine hayır demeye çağırıyoruz.

 

SANAT ASLA SUSMAYACAK!

KARANLIĞA İNAT, YAŞASIN SANAT!                  

 

       KÜLTÜR SANAT SEN 

 

AKP hükümetinin aylardır üzerinde çalıştığı sanat kurumlarını yok etme projesi basına sızdırılmıştır. Yıllardır devam eden kamu hizmetlerinin tasfiyesi sürecinde, toplumsal belleğin en önemli kurumları olan kültür ve sanat kurumlarına sıra gelmiştir. AKP hükümeti, tüm kamu hizmetlerinde olduğu gibi, bir süredir siyasi ve ideolojik baskılarla yeniden biçimlendirmeye çalıştığı kültür ve sanatı ticarileştirmek, kültür ve sanat kurumlarının toplumsal özünü ortadan kaldırmak istemektedir.

Toplumsal yaşamın bütün alanlarını “daha fazla kar” uğruna ticarileştiren, hızla piyasa ilişkileri içine çeken AKP iktidarı, sağlık ve eğitimden sonra sanat kurumlarını da hedefine koymuştur. Dünyanın hiçbir yerinde sanat üzerinden kar elde etmeye çalışan bir iktidar yoktur. Kütüphaneler, müzeler, sanat kurumları piyasaya açılacak, üzerinden kazanç hesapları yapılan rant alanları değildir, olmamalıdır.

Mevcut durumda tüzel kişiliği olan ve yasaları ile korunan sanat kurumlarının en alt birimlere kadar seçilmişlerden oluşan kurulları olmasına rağmen, getirilmek istenen sistem, bizzat iktidar partisi tarafından atanan kişilerden oluşturulmaktadır. Siyasi iktidarın atamaları ile oluşacak bir kurulun batısından doğusuna farklı sanatlar icra eden kişileri temsil edecek bir yapı olarak kabul edilmesi mümkün değildir. Bütün bu girişimleri, günlük hayatı her yönüyle biçimlendirmeye çalışan muhafazakâr zihniyetin, aynı şeyi sanat kurumları üzerinden gerçekleştirmek istemesi şeklinde yorumlamak da mümkündür. Başka bir deyişle; bu girişim, sanat kurumları üzerinde “sanat kurulları” adı altında RTÜK benzeri bir sansür ve baskı kurumunun oluşturulması anlamına gelmektedir.

657’de yapılması düşünülen değişikliklerden biri olan kamu kuruluşlarında yöneticilik görevlerine atanma kriterlerini belirleyen maddeyle, kamuya özel sektörden CEO tarzı yönetici atanabilmesinin sağlanması, üst düzey devlet memurlarının iktidarlarla gelip gitmesi için düzenlemeler yapılması hedeflenmektedir. AKP’nin yapmak istediği hükümetin sözünden çıkmayan, halka değil iktidara hizmet eden “hükümet memurları” yaratmaktır. Benzer bir mantık bugün “hükümet sanatçısı” yaratmak gibi, dünyada eşi benzeri olmayan, son derece trajik bir hal almıştır. 

Mevcut uygulamada seçilmişlerin ve kendi yasalarıyla yönetilen sanat kurumlarının, iktidarın atamış olduğu bürokratik bir yapıya dönüştürülmek istenmesi, sanatın hükümetin dünya görüşüne paralel olarak biçimlendirilmesi anlamına gelmektedir. Sanatsal uzmanlık bakımından yetersiz olacağı açık olan böylesi bir kurul ile mevcut repartuvarlara sadece iktidarın desteklediği ve onayladığı projelerin dayatılması kaçınılmazdır. Bu durumun bir benzeri, Taksim Projesi’ne ilişkin İstanbul 2 numaralı koruma kurulunun teknik ve akademik değerlendirmesi sonucu onaylamadığı projede yaşanmıştır. Atanmış kişilerden ve bürokratlardan oluşan koruma yüksek kurulu tarafından iktidarın siyasi kararı doğrultusunda koruma kararı iptal edilmiştir. Böylesi örneklerin önümüzdeki dönemde daha da artması kaçınılmazdır.

Hatırlanacağı gibi, Başbakan Erdoğan’ın “Devlet eli ile tiyatro olmaz, özelleştireceğiz” demesinin hemen ardından, Şehir Tiyatroları yönetmeliğinde yapılan “Şehir Tiyatroları dışarıdan prodüksiyon alır” şeklindeki değişiklikle, İstanbul Büyükşehir Belediyesi tarafından 2 milyon 750 bin TL bedelle 3 oyun satın alınmıştı. Gösterimi yapılacak 3 oyun için 2 milyon 750 bin lira ödemekte mahsur görmeyen bu anlayış, sanat kurumlarının kaynaklarının “pahalı” ve “verimsiz” kullanıldığını iddia etmektedir. Hâlbuki Devlet Tiyatrolarının 2012 yılı bütçesi yaklaşık 147 milyon liradır. Bunun içerisinde; personel harcamaları 90 milyon lira, cari harcama yani kira, elektrik, su, araç, yol vb. giderleri 41 milyon liradır. Toplamda 2012 yılında 152 oyun oynanmış olup, oyunlara yani projeye harcanan gider 15 milyon liradır.

AKP’nin kültür ve sanat kurumlarına yönelik dönüşüm uygulamaları ile sanatın değil ihale bedellerinin tartışılacağı, iktidarın sadece kendi ideolojisine yakın oyunlara ya da sanat uygulamalarına izin vereceği anlaşılmaktadır. Kültür ve sanatı kendi açıklamalarıyla itibarsızlaştırmaktan çekinmeyen AKP iktidarı, bu söylemleriyle halk için kurulmuş devlet sanat kurumlarını en azından anlayış olarak desteklemeyeceğini açıkça belirtmektedir.

Taslakta, örnek gösterilen İngiltere, Hollanda gibi Avrupa ülkelerinde ise personelle sanat kuruluşları arasında imzalanan sözleşmelerin içeriğinin ilgili sendika ve sanat kuruluşları arasında yapılan görüşmeler sonucunda belirlendiği ve projeleri belirleyen sanat konseylerinin sanat kuruluşlarıyla finansman garantisi için uzun dönemli anlaşmalar yaptığı bilinmektedir. Bu ülkelerde, bahsi geçen sanat konseylerinin üyeleri seçimle göreve gelen, bağımsız üyelerden oluşmaktadır. AKP’nin taslağındaki gibi bürokratlar ise böylesi bir yapı içinde asla yer almamaktadır.

2008’de sanat kurumlarında da yaş haddinin 65’e çıkması ve fiili hizmet tazminatının kaldırılmasıyla özellikle mesleki yaş sınırı olan kolektif sanatlarda AKP hükümeti tarafından ortaya çıkarılmış olan problem, emekliliğe teşvik yoluyla çözülmeye çalışıyor görülse de, taslağın bütününe bakıldığında asıl niyetin kadroları boşaltıp iptal etmek olduğu, sanat kurumlarında esnek ve güvencesiz istihdama geçileceği anlaşılmaktadır.

Kültür ve sanat alanındaki çeşitli yasaların (5441-1309, 1310 sayılı yasalar) mevcut problemleri,  özel yasa ve tüzüklerle çözülebilecekken, tiyatro ve operaların yetki ve sorumluluğu tartışılan Kültür ve Turizm Bakanlığının taşra teşkilatında sanatsal yetkinliği olmayan İl Kültür Turizm Müdürlüklerine devredilmesi, fiilen bu kurumları yok etmek anlamına gelmektedir. Bakanlık, İl Kültür ve Turizm Müdürlüklerinin yardımcılarını hülle yoluyla atama makamı saymakta ve bu kadrolar sınava tabi tutulmamaktadır. Genellikle iktidara yakın, iktidarla uyumlu çalışacak kişilerin bu makamlara getirildiği dikkate alındığında böylesi bir girişimin “kuzuyu kurda teslim etmekten” başka bir anlamı yoktur.

Ayrıca; sanatkâr memur unvanlı (iş tanımları özel olarak belirlenmiş) idari sözleşmeli personelin yetki ve sorumluluğu tartışılan İl Kültür Müdürlüklerine aktarılması, sanatın ve sanatçının bağımsız yapısına büyük bir darbe vuracak, sanatçıyı memurlaştırarak gelişiminin ve özgürleşmesinin önüne yeni engeller koyacaktır. Öyle ki, dünyaca tanınmış bir opera solistinin sahneden alınarak masa başına oturtulmasının ne kadar saçma ve akıldışı olduğu ortadadır. Aynı zamanda, taslakta sanatçı sayısı kadar kadrosu bulunan vasıflı teknik personelden bahsedilmemesi de taslağı hazırlayanların sanat kurumlarının yapısından bihaber olduklarını açıkça göstermektedir. Personele aylık sözleşme ücretlerinin dört ikramiye ve iki teşvik ikramiyesi “hariç” kısmının aylık olarak ödenmeye devam edecek olması ise, sanat emekçilerinin “kazanılmış” haklarının gaspı anlamına gelmektedir. Her fırsatta emekçilerin haklarını gasp etmekten çekinmeyen AKP hükümeti, sanat emekçilerinin haklarına da gözünü dikmiştir.

Aslında, Bakanlığın sanat kurumlarının problemleri derken de ne demek istediği muğlaktır; çünkü “pahalı ve verimsiz” diye nitelendirilen oysa sınırlı bütçesi ve kadrosuna rağmen olanaklarının üstünde prodüksiyon üreten bu kurumların iç mevzuatlarını tamamlama dışında yapısal bir sorunu bulunmamaktadır. Örneğin; İtalya’da devletin kişi başı kültür ve sanat harcamaları 112 Euro, Almanya’da 101 Euro, İngiltere’de ise 143 Euro civarındadır.  Hal böyleyken, Avrupa ülkeleri ile kıyaslandığında Türkiye’de kişi başına düşen kültür ve sanat harcamasının 10 Euro civarında olduğunu düşünürsek, bu rakamın  ne kadar düşük seviyelerde olduğu ve kültür harcamalarına ne derecede önem verildiği de son derece açıktır.

Ayrıca; kolektif sanatların özü ve yapısı hakkında bir fikri olmadığı anlaşılan taslakta, bundan sonra kadrolu istihdam yapılmayacağı belirtilmektedir. Birlikte çalışma geleneği ve kültürü olması gereken orkestra, koro ve kordo balelerin kısa süreli sözleşme ile çalıştırılması bu bölümlerde sanatsal disiplini ve çalışma prensiplerini derinden ve olumsuz yönde etkileyecek bir düzenleme olacaktır.

Sendikamız geçen yıl sanat kurumlarının ve sahne emekçilerinin sorunları konusunda hem toplu sözleşme masasında hem de kamu personel danışma kurullarında kapsamlı önerilerde bulunmuştur ve Bakanlık yetkililerine raporlar sunmuştur. Ancak taslakta bütün vurgularımıza rağmen ortaya çıkacak sorunlar göz ardı edilmiştir.

Sonuç olarak; 1980 askeri faşist darbe sonrasında ve dönemsel ekonomik krizlerde bile sanat kurumlarının mevcut yasalarına ve çalışma yöntemlerine dokunulmamışken, kültür ve sanat kurumlarının AKP’nin “ileri demokrasisine” kurban edilmesi kabul edilemezdir. Kültür Sanat-Sen olarak bu girişime asla izin vermeyeceğimizi kamuoyuna duyururuz.

KÜLTÜR SANAT SEN
MERKEZ YÖNETİM KURULU

Bir ülkede kültür, sanata, kültür ve sanat kurumlarına verilen değer, o ülkenin gelişmişlik ve çağdaşlık düzeyi açısından önemli bir gösterge olarak kabul edilmektedir. Kültüre ve sanata yönelik piyasacı ve gerici müdahalelerin son yıllarda belirgin bir şekilde artmıştır. Kültür ve sanatı yıllarca “boş işler” görüp küçümseyen mevcut çağdışı zihniyet, Türkiye’nin tarihsel, kültürel ve sanatsal değerlerine, tiyatro ve sinema salonlarına yönelik acımasız bir saldırıya girişmiş durumdadır.

Ankara’nın en eski tiyatro salonlarından Şinasi Sahnesi ve Akün Sahnesine yönelik yok etme girişimleri hala sıcaklığını korurken, yüz yıla yakın bir geçmişi olan Emek Sineması’nın yıkılmak istenmesi girişimleri tüm kültür ve sanat severler tarafından kaygı ile izlenmektedir.

Bugüne kadar çok sayıda kültür ve sanat mekânı gibi Emek Sineması da AKP ve sermaye işbirliği ile yok edilmek istenmekte, bu talana karşı çıkan sanatçılara, sinemacılara ve sinemaseverlere pervasızca saldırılmaktadır. Geçtiğimiz Pazar günü gerçekleştirilen ve Emek Sineması’nın yıkılmasını protesto gösterisinde, polisin demokratik haklarını kullanan sinemaseverlere yoğun biber gazı ve tazyikli suyla müdahale etmesi ve insanları döverek gözaltına alması, AKP iktidarının her renkten muhaliflerine karşı sergilediği şiddetin kültür ve sanat alanındaki yansıması olmuştur.

Sinema yazarları, oyuncular, yönetmenler, bu meslekte ömür tüketenler ve sinemaseverlerin bir araya gelerek Emek Sineması’nın “rantsal dönüşüme” kurban edilmemesini istemeleri kadar doğal bir talep olamaz. Emek Sinemasına sahip çıkmanın yaşam alanlarına sahip çıkmak anlamına geldiği gerçeği karşısında polisin gerçekleştirdiği acımasız saldırı, emek ve sanat düşmanlarının çirkin yüzünü bir kez daha görmemizi sağlamıştır.

7 Nisan Pazar Günü Emek Sinemasına sahip çıkmak için buluşan yüzlerce sanatçı ve sanatsever devletin kolluk güçlerinin saldırısına uğraması Türkiye için büyük bir utançtır. 32. İstanbul Film Festivali için Türkiye’ye gelen dünyaca ünlü yönetmen Costa Gavras, Erkan Can, Tuncel Kurtiz, Derya Alabora, Cem Davran gibi birçok sanatçı, polis ablukası ve saldırısı sırasında biber gazı ve tazyikli suyla şiddete uğramış, sanatçılar gözaltına alınmış ve yaralananlar olmuştur. 

Uluslararası Film Festivali sırasında sanata, tarihi sanat mekânlarına, kısacası yaşam alanlarına sahip çıkanlara yapılan bu çirkin saldırı, Türkiye için yeterince büyük bir utanç vesilesidir.

Şinasi ve Akün Sahneleri, Emek Sineması ve daha birçok tarihi özellikler taşıyan kültür ve sanat miraslarının sahibi hükümet değil, halk ve sanatçılardır. Saldırı sırasında polis şiddetinden nasibini alan ünlü yönetmen Costa Gavras’ın da ifade ettiği gibi, “Önemli bir mekan ve kültür merkezinin tahrip edilmesi, geçmiş belleğimizden bir parçayı silmek gibidir”.

Kültür Sanat Sen olarak bir kez daha başta Emek Sineması olmak üzere, tüm kültür ve sanat varlıklarımıza yönelik saldırıları kınıyor, kültür ve sanat dostları ile birlikte bu tür girişim ve saldırılar karşısında herkesi birlik olmaya, birlikte mücadele etmeye çağırıyoruz.

                                                                                                      KÜLTÜR SANAT -SEN GENEL MERKEZİ

Türkiye’nin eğitimde, sağlıkta, kültür ve sanat alanında büyük bir basınçla içine itilmeye çalışıldığı derin karanlığa karşı sanatın işlevi, anlamı ve öneminin her geçen gün daha da arttığı bir dönemde, 27 Mart Dünya Tiyatro Günü’nü kutluyoruz.

Bir ülkede kültür ve sanata verilen değer, o ülkenin gelişmişlik düzeyi açısından önemli bir gösterge olarak kabul edilmektedir. Kültüre ve sanata yönelik piyasacı ve gerici müdahalelerin son yıllarda belirgin bir şekilde artmış olması dikkat çekicidir. Kültür ve sanatı “boş işler” görüp küçümseyen mevcut çağdışı zihniyet, Türkiye’nin tarihsel, kültürel ve sanatsal değerlerini gerçek dışı bilgilerle yozlaştırıp, manipüle ederek, toplumu derin bir karanlığın içine çekmeye çalışmaktadır.

Ülkemizde sanatın, sanatçının gelişmesi ve özgürleşmesini engellemek isteyenlere karşı Kültür Sanat Sen olarak yürüttüğümüz kararlı mücadele sürerken, kamu hizmetlerinin bütün alanlarında olduğu gibi, bütün kültür ve sanat alanlarında görev yapan sanatçılarımız esnek, güvencesiz ve kuralsız çalışmak zorunda bırakılması kabul edilemez.

Bugün Devlet Tiyatroları, yasalarına rağmen fiilen işleyemez hale getirilmeye çalışmakta, sanatçılarımıza esnek ve angarya çalışma koşulları dayatılmaktadır. Bütün bunlar yetmiyormuş gibi,  yıllardır fedakârca sanatlarını icra etmek isteyen sanatçılarımıza “belirli süreli hizmet sözleşmesi” uygulamasının dayatılması kabul edilemez bir durumdur.

Ankara’nın eski tiyatro salonlarından Şinasi Sahnesi ve Akün Sahnesi AKP’nin kültür ve sanata yönelik saldırılarından nasibini almıştır. Devlet Tiyatroları’na bağlı olan ve halen faaliyette olan bu iki sahnenin de içinde bulunduğu 13 katlı bina satışa çıkarılmıştır. Bu girişimi, sadece adı geçen sanat mekânlarının satılması ya da yağmalanması olarak değil, bütün ülkenin pazarlanmasının bir parçası olarak görmek gerekmektedir.

27 Mart Dünya Tiyatrolar Gününü kutladığımız bugünlerde, eğitim ve sağlık alanında yaşanan ticarileştirme sürecinin bir benzeri tiyatrolarımızda ve sanat kurumlarımızda yaşanmaktadır. Devlet Tiyatrosunun kuruluş amacı topluma bir şey satmak değil, ona sanatı kazandırmaktır. Bugüne kadar yapılmaya çalışıldığı gibi ucuz ve pazarlamacı bir kültür-sanat politikası ile tiyatro sanatını özüne uygun bir şekilde geliştirmek mümkün değildir. Bu nedenle tiyatro emekçilerinin emeği ve sanatının ucuzlatılmasına, “misafir sanatçı” gibi ucube çalışma ilişkilerinin yaygınlaştırılmasına seyirci kalmamız beklenmemelidir.

Devlet Opera ve Balesi Genel Müdürlüğü, Devlet Tiyatroları Genel Müdürlüğü ve ayrıca Güzel Sanatlar Genel Müdürlüğü’ne bağlı Orkestra-Koro ve Topluluklar bünyesinde sahne üzeri ve sahne gerisinde görev yapan “geçici süreli sözleşmeli personel” adı altında personel çalıştırılmaktadır. Bu arkadaşlarımız, sanatkâr memur, sanat uygulatıcısı ve sahne uygulatıcısı pozisyon unvanlarındaki personelle aynı görevi yaptıkları halde, 375 Sayılı KHK’nın Ek 7. Maddesi ile geçici süreli sözleşme ile her yıl için azami on ay çalıştırılmakta ve sözleşmeleri her yıl yenilenmektedir. Kadrolu sanatçılarla aynı işi yapıp aynı sahneyi paylaşmalarına rağmen misafir sanatçılarımıza böylesi bir ayrımcılık yapılırken, onların sendikalı olma hakkını da gasp etmeye çalışmaktadır. Ancak meydan boş değildir, “geçici süreli sözleşmeli personel” uygulaması ile sanat kurumlarında istihdamı esnek ve güvencesiz hale getirmeye çalışan zihniyete karşı mücadelemiz kararlılıkla sürecektir.

 

Kültür Sanat Sen olarak taleplerimiz;

 

v  Genel bütçedeki Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın payı en az Diyanet Başkanlığı’nın payı kadar olmalıdır.

v  Ödenekli sanat kurumları katkı payları ile amatör ve özel tiyatrolara verilen mali destek artırılmalıdır.

v  Sanat kurumlarının yasalarına dokunulmamalı, sanat alanındaki örgütlerle işbirliği artırılmalıdır.

v  Sanatın özgür ve özerk olabilmesi için siyasi müdahaleler yapılmamalıdır, bu kurumların mevzuatları kendileri tarafından hazırlanmalıdır.

v  Kadrolu, iş güvenceli, sendika hakkı olan kadrolu istihdam biçimi benimsenmelidir.

v  Sanat mekânları ivedilikle halka ve sanata açılmalı, yeni sanat ortamları için yatırım yapılmalıdır.

v  Okullarda sanatın çeşitli dalları mutlaka ders olarak yer almalıdır.

v  Sanatkârların özlük ve mali hakları yeninden düzenlenmeli ve devlet tiyatrolarını özelleştirme sevdasından vazgeçilmelidir.

v  Sanatkârlar idari sözleşmeli olarak bir defa sözleşme yapmalı, misafir sanatçı uygulamasına son verilmelidir.

v  Hiçbir yasal dayanağı bulunmayan performansa dayalı çalışma uygulamalarına derhal son verilmelidir. 

Kültür Sanat Sen olarak, yaşadığımız tüm sorunlara rağmen tüm kültür ve sanat emekçilerinin, sanatçılarımızın 27 Mart Dünya Tiyatro Günü’nü en içten dileklerimizle kutluyoruz. Tiyatro perdelerinin daima bağımsız, özgür ve özerk sanat için açılacağı günleri birlikte yaratmak için herkesi dayanışma içinde olmaya ve birlikte mücadeleye çağırıyoruz.

 

           KÜLTÜR SANAT SEN

Merkez Yönetim Kurulu

image03-02

Geçtiğimiz hafta bir bilim yuvası olan ODTÜ’ye 105 koruma aracı, 20 zırhlı araç, 8 TOMA 3660 polis korumasıyla ziyarete giden Başbakan, “parasız, bilimsel, demokratik eğitim, özerk üniversite” isteyen öğrencilere, ancak savaşlarda görülebilecek bir şiddetle saldırmış, öğrencilerin demokratik tepkisi karşısında iktidarın ne denli tahammülsüz olduğunu açıkça görülmüştür.
Geçtiğimiz hafta ODTÜ’de başlayan ve hızla yayılan bu anlamlı tepki, siyasi iktidarın tıpkı kültüre ve sanata yönelik düşmanca tavırları gibi, bilimsel eğitim ve demokratik üniversite talep edenleri de düşman olarak gördüğünü ortaya çıkarmıştır.
Öğrencilere ve üniversitelerine sahip çıkan onurlu öğretim elemanlarına karşı Başbakan ve yandaş rektörler üzerinden yürütülen karalama kampanyaları asla amacına ulaşamayacaktır. Yıllardır ülkede yaşanan anti demokratik uygulamalara en küçük bir tepki vermeyen bazı üniversite rektörlerinin polis şiddetini görmezden gelerek doğrudan ODTÜ öğrencilerini ve öğretim üyelerini suçlayıcı açıklamaları, bir süredir iktidar yanlıları için kullanılan “yandaşlık” kavramının sınırlarını zorlar hale gelmiştir.
Başbakan ve destekçileri, siyasi iktidara karşı söylenen her sözü, her tepki ve protesto gösterisini şiddetle bastırma yoluna giderek, demokratik tepkileri bastıracağını sanarak büyük bir hata işlemektedir. Artık neredeyse şiddetle bastırılmayan, tehdit ve baskı ile anılmayan tek bir basın açıklaması, tek bir eylem olmaması dikkat çekicidir. AKP’nin ileri demokrasisinde protesto hakkı bile kullandırılmak istenmemekte, basın, düşünce ve örgütlenme özgürlüğünün kırıntıları bile AKP Hükümetince ayaklar altına alınmaktadır.
Akademinin vazgeçilmez görevlerinden birisi de, hiçbir baskı altında kalmadan, toplum ve iktidarı sorgulamak, bunlar hakkında bilimsel ve eleştirel görüşlerini dile getirmektir. Bugün, baskıcı politikaların hedefi haline gelmiş olan ODTÜ’lü akademisyen ve öğrencilerin mücadelesinin yanında yer almak, akademi ve demokrasi tarihi açısından vazgeçilmez bir sorumluluktur.
Kültür Sanat Sen olarak, iktidar kaynaklı baskı ve şiddetin hedefi haline getirilmeye çalışılan başta ODTÜ öğrencileri ve öğretim üyelerinin mücadelelerinde yalnız olmadıklarını belirtiyor, dayanışma duygularımızı ifade ediyoruz.


Kültür Sanat-Sen Merkez Yönetim Kurulu

Son yıllarda örgütlenme ve düşünceyi ifade özgürlüğü başta olmak üzere, basım-yayın ve sanat alanında çok sayıda sansür uygulaması yaşanmıştır. Son bir hafta içinde yaşanan gelişmeler, iktidarın sansürcü ve yasaklayıcı yönünü bir kez daha karşımıza çıkarmıştır.
Önce Milli Eğitim Bakanlığı’na bağlı okullarda okutulan 10. sınıfa yönelik edebiyat kitabında Yunus Emre’nin “Aşkın Aldı Benden Beni Bana Seni Gerek Seni” isimli şiirinden bir dörtlüğün Talim Terbiye Kurulu tarafından “sakıncalı” bulunarak resmen sansür ettiği ortaya çıkmıştır. Ardından Devlet Güzel Sanatlar Galerisi’nde başlayan “Artnüyet” başlıklı sergiyi 17 Aralık 2012 Pazartesi günü öğle saatlerinde sergiyi gezmeye gelen ziyaretçiler nü resimlerin yerde ve ters çevrilmiş olduğunu görmüşlerdir. Galeri yetkilisine bu uygulamanın nedenini sorulduğunda yetkili, “yukarıdan gelen bir telefonla” resimleri indirmek zorunda kaldığını söylemiştir. Bu iki olay, Türkiye’nin 21. yüzyılda nasıl bir zihniyet ile yönetildiğinin görülmesi açısından dikkat çekicidir.
Yaptıkları her icraat ile öncelikle kendisi gibi düşünmeyenleri yok sayanlar, nü tabloları müstehcen bulup duvardan indirip ters çeviren, Yunus Emre gibi büyük bir kültür değerinin sözlerini bile sansürleyenler bu cesareti nereden ve kimden almaktadırlar? Ömer Hayyam’ın rubaisini Twitter’da paylaşan Fazıl Say’ın “dine hakaretten” yargılanması, Yazar İskender Pala, Neşet Ertaş’ın türkülerinin bir kısmında ‘müstehcenlik’ unsurları yer aldığı iddiasıyla o türkülere yasak getirilmesini istemesi, Yunus Emre’ye okul kitaplarında sansür uygulanması, nü resimlerde bile müstehcenlik unsuru bulunması neresinden bakılsa akıl ve mantık sınırlarını aşırı zorlayan uygulamalar olarak karşımıza çıkmaktadır.
AKP iktidarının günümüze kadar gösterdiği, ancak son yıllarda daha da belirginleşen sansürcü pratiği, yasakçılığıyla ünlü II. Abdülhamit ve onun “istibdat devri”ni bile gölgede bırakmıştır. Gazetelerde çıkan karikatürlere, eleştiri yazılarına, tiyatro oyunlarına bile tahammül edemeyerek tazminat davası açan bir zihniyetin, ders kitaplarında Yunus Emre’yi ve resimleri sansürlemesi, AKP iktidarının II. Abdülhamid dönemini bile geride bırakan bir baskı düzeni oluşturmaya çalıştığını göstermektedir.Şimdi de İzmir İl Milli Eğitim Müdürlüğü Kitapları İnceleme ve Değerlendirme Komisyonu, “ahlaki olmayan bölümler içerdiği” gerekçesiyle John Steinbeck’in “Fareler ve İnsanlar” adlı kitabının bazı bölümlerini sakıncalı buldu.
Bahçelievler'deki Behiye Doktor Nevhiz Işıl İlköğretim Okulu'nda görev yapan 7. sınıf Türkçe öğretmenine "Şeker Portakalı" kitabını okuttuğu için soruşturma açıldı.
Tüm dünyada çocukların ilgiyle okuduğu Brezilyalı yazar Jose Mauro de Vasconcelos'un Şeker Portakalı kitabı Milli Eğitim Bakanlığı'nın (MEB) İlköğretim okullarında okutulacak 100 Temel Eseri arasında yer alıyor. 1968 tarihli roman, fakir bir aile çocuğu olan Zeze'nin yaşadıklarını anlatıyor.Son dönemde belirgin bir şekilde artan baskılara, sansür uygulamalarına artık son verilmeli, başta örgütlenme ve düşünceyi ifade özgürlüğü olmak üzere, sanata ve sanatçılarımıza yönelik her türlü baskıya ve yasakçı müdahaleye derhal son verilmelidir.


Kültür Sanat Sen Merkez Yönetim Kurulu

Van Devlet Tiyatrosu önünde toplanan Kamu Emekçileri Sendikaları Konfederasyonu'na (KESK) bağlı Kültür Sanat-Sen, Devlet Tiyatroları Sanatçıları Derneği (DETİS) Devlet Tiyatrosu Opera ve Bale Çalışanları Yardımlaşma Vakfı (TOBEV) ve Tiyatro Oyuncuları Meslek Birliği (TOMEB) üyeleri bir basın açıklaması yaparak özelleştirme kararına tepki gösterdiler.

Sayfa 4 / 4